Bir şeyleri mantığa bürüme çabamız vardır sürekli. Yani kabullenmek istemediğimiz meseleleri, kabullenebilmek için bahaneler üretme eğilimimiz de denebilir bu mantığa bürüme işine. Kurgular insan, canını yakmayacak ya da en az yakacak şekilde anlamlandırarak kurgular. Var olmayan sebepler üretir, üretir ki inanabilsin kurgularına. Vee tabii ki kabullenebilsin olup biteni.
Kurgulama evresi bitince, test de etmek ister bu kurgular doğru mu diye. Bunları test edince, yönelttiği sorular ya da kullandığı yöntem de kurgularla bağlantılıdır. Objektif hiç değildir. Test ettiğini zanneder; ancak gözünün önünde olanı göremeyecek kadar inanmıştır kurgularına. Test edip de doğrulandığını düşündüğü kurguları daha da çok benimser.
Sonra ne mi olur?.... Yüzleştirilir gerçeklerle ve de hiçbir kurgusunda gerçeklik payı olmadığını anlar. Anlar demek biraz hafif kalır, o yüzden gözüne sokarlar kurguların yalan olduğunu. Onca zaman, inandığı her şeyin yıkıldığına mı yoksa tutunacak hiçbir dalı kalmamasına mı yanmalı yahut neleri neleri bu süreçte kaybettiğine mi ...?
16 Kasım 2018 Cuma
6 Ağustos 2018 Pazartesi
Kendinden fazla düşünmek
Türüne karar veremediğim hikayemsi bir yazı
Kemal, genç bir delikanlıdır ve o günlerde, ailesi uygun gördüğü bir kadınla onu evlendirmeyi düşünmektedir. Kemal'in ailesinin isteyeceği gelin ile onun evlenmek isteyeceği kişinin özelliklerinin aynı olma ihtimali olmamasına rağmen, Kemal ailesini kırmak istemediğinden olumsuz bir şey demez. Kemal'in aklından geçen de şudur: "İkimiz de zamanla değişip gelişiriz ve anlaşırız". Biraz ütopik bakar hayata ve onun nezdinde ailesi her şeyden önemli olduğu için ilerisini görememektedir.
Bir gün dayısının yanına gider. Dayısı elli yaşlarında, pek çok badireler atlatmış ve Kemal'in de fikirsel olarak çok etkilendiği ve de sevdiği bir adam. Muhabbet ederlerken Kemal dayısının evlilik hakkında ne düşündüğünü sormak ister. Aslında Kemal çoktan kararını vermiştir; ancak dayısının ağzını da aramak ister ondan onay beklercesine. Ancak o gün dayısından duydukları onu çok şaşırtır. Dayısı, o gün Kemal'e yıllar önce yaşadığı talihsiz bir olayı anlatır. O güne kadar pek kimse duymamıştır, bu olayı. Halbuki dayısının yıllardır üzgün olmasının ve de vicdan azabı çekmesinin en büyük sebebi bu olaymış.
Mevzuyu anlatmak dayısı için aşırı zormuş. Bunun sebebi, dayısının hem çok gururlu olması hem de hala o zamanlarda yaşadıklarını unutamamasıymış. Mevzunun aklından çıktığı tek bir saniye olmamış ki unutabilsin. Gerçi unutmak da istemiyormuş, kendini cezalandırırcasına.
Meselenin ne olduğunu merak ettiğinizi hisseder gibiyim, o yüzden dayının ağzından anlatmaya başlıyorum.
Oğlum, yıllar önceydi. Ben, risk almaktan kaçındım ve sevdiğim kadını da üzmeyeyim diye terk ettim. Kendimce onu terk edince üzülmeyecekti. Onun yanına gitmeye cesaretim yokken onunla görüşmeye devam etmeye çalışmamın onu üzdüğünü düşünüyordum. Benim kafam çok karışmıştı evladım, hayatımın aşkını bulmuştum ama başkalarının sözleri benim kafamı karıştırmıştı. Kafam karıştığı için de sevdiğim kadınla arama biraz mesafe girmişti. Tabii, ona söyleyemedim kafamın karıştığını. Sebebini bilmediği mesafe ise onu gerdi ve tepki vermesine sebep oldu. Tepki derken bu durumun onu üzdüğünü ifade etti. Ben de çok akıllıyım ya dedim ki madem onu mutlu edemiyorum, hayatından çıkayım. Başlarda üzülür; ama sonra alışır, onu mutlu edecek başka biriyle olur. Başka biri diye düşününce bile parçalanıyordu içim. Hiç ona danışmadan ikimizin de adına karar vermiştim ben. Kendimce onu korumuştum çok sevdiğim için.
Sonra gün be gün sevdiğim kadının eridiğine şahit oldum, öyle tahmin ettiğim gibi hemen atlatamadı. Benim düşündüğümden çok seviyormuş beni; ama ben hala kararımda diretmeye devam ediyordum; çünkü ben onu üzmemeliydim.
Risk almaktan kaçındım dedim ya bunun bir sebebi de benim rahatımdan vazgeçmek istemeyişimdi. Diyeceksin ki dayı bu kadar çok sevmene rağmen mi, evet oğlum bu kadar çok sevmeme rağmen bencil davrandım ben. O zaman bunun bencillik olduğunun farkında değildim, kendimce ona iyilik yapmıştım.
Neyse devam edeyim, aradan yıllar geçti ve ben uzaktan uzaktan sevdiğim kadını takip ediyordum bir şekilde. Çalışmaya başladı, işi için şehir şehir gezdi. Her gittiği yerde, o kadar korkuyordum ki ya istediği gibi birine denk gelip de aşık olursa diye. Gittiği ortamlarda, onun isteyeceği tarzda insanların sayısı çok fazlaydı. Ben her seferinde çok korktum; ama o hiç evlenmedi diye kimseye aşık olmadığını düşündüm.
Sonradan gidip karşısına niye çıkmadığımı tahmin etmişsindir. Biliyorsun ki ben evlendim ve birkaç yıl sonra ise boşandım. Onun gibi bir kadının karşısına dul bir adam olarak çıkamazdım. Evlenmeden önce, belki de hala aklında ben varımdır da ondan evlenmiyordur diye düşünüyordum ama ben evlendikten sonra da evlenmeyince sebebin bu olmadığını düşünmeye başlamıştım.
Şimdi diyeceksin ki madem sevdiğin bir kadın vardı, evlendiğin kadına vicdansızlık yapmış olmadın mı diye. Evlenmeden önce, evlendiğim kadın benim aklımın hala o sevdiğim kadında olduğunu biliyordu ve bunu bilerek evlenmişti benimle. Hayat arkadaşı olmamı istiyordu benden. Ailem de habire ısrar ediyordu. Onların istediği tarzda bir kadındı. Ben de belki toparlarım dedim bu süreçte, bir şeyler belki yoluna girer. Hem şu sevdiğim kadın, belki mutlu olur dedim.
Evlendim ve hiçbir şey yolunda gitmedi. Ben her saniye onu daha çok düşündüm. Mesele onun sadece çok güzel olması değildi ki, her şeyiydi. O benim zihnime de gönlüme de ruhuma da hitap edebiliyordu. Ben evleninceye kadar bunu anlayamamıştım. Evlendiğim kadın da iyi biriydi ama benim zihnime hiç hitap edemiyordu. Bilirsin oğlum, bizim gibi adamların zihnine hitap edebilecek kadın sayısı azdır. Gerçi bizim gibilerin de sayısı azdır ya bu dünyada. Ömrümün en karanlık dönemi oldu, evlilik sürecim. Onu, her gün daha çok özledim. Vicdanım sızlıyordu karşımdaki kadını aldatıyor gibi hissediyordum her gün ama elimden bir şey gelmiyordu. Evli olduğum süreçte, onu takibi bırakmıştım. Hiç haber almıyordum, açıp fotoğraflarına bile bakmıyordum ki unutabileyim. Fotoğraflara bakmayınca zihnime kazınmış olan görüntüsü silinir zannetmiştim. Ne kadar da aptalmışım, silinmedi ve silinmeyecek de. En sonunda dayanamadım, boşanalım olmuyor, senin de kendimin de hayatını mahvediyorum deyip karımdan boşandım.
Kemal çok etkilenmişti bu meseleden ve merak ettiği bazı şeyler vardı: Dayısı neden şimdi gidip de onun karşısına çıkmıyordu? Nasıl bunca yıl bir insanı sevmeye devam edebilmişti? Acaba sevdiği kadın da hala onu seviyor muydu? Onları bir araya getirmek mümkün olabilir miydi?
Kemal'in cevabını merak ettiği o anki son sorunun üzerine, Kemal dayısına şunu sordu: "dayı bu hanımefendi burada mı yaşıyor?"
Dayısı hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kemal ilk kez dayısının böyle ağladığına şahit olmuştu; çünkü dayısı dışardan neşeli bir adam olarak görünür hep.
Dayısı, azıcık sakinleşince, "öldü, o oğlum dedi." Kemal çok üzüldü, ne diyeceğini bilemedi.
Dayısı devam etti konuşmaya. Biliyor musun oğlum, birkaç hafta önce ondan bir kargo geldi bana. Vasiyet etmiş, öldüğünde bana göndersinler diye. Ben de zaten oradan öğrendim öldüğünü.
-Kargoda ne vardı dayı?
-Bütün hayatı vardı oğlum. Oturup yazmış beni çok yoğun düşündüğü zamanlarda. Aslında, biz görüşmeye başladığımız günden başlamış yazmaya. Ondan sonra da devam etmiş. Onun bana dair hissettiği her şeye şahit oldum yazdıklarıyla. O kadar çok üzmüşüm ki onu, onsuz aldığım her nefese lanet ediyorum. Ben kendi başıma karar vererek hayatımın en büyük hatasını yapmışım. O, mutlu olacak diye zannederken ben her gün onu öldürmüşüm. İnsan, sevdiğini öldürür mü be oğlum? Ben, onun tırnağına zarar gelmesin diye kendimi yakabilecek biriydim. Kendimce, onu kendimden uzak tutarak mutluluğa ittim. Oysa, hiçbir şey benim düşündüğüm gibi olmamış. Benim, onun hayatında olmadığım her gün onun için eziyet olmuş. En sonunda dayanamamış ve bu dünyaya gözlerini yummuş. Son gün yazdığı şeyde de yine beni düşünmüş. Yine kıyamamış bana, "üzülme, ben uzaktan sevildiğimi hissettiğim için mutluydum bazen" demiş. Oğlum, ben dünyanın en cesur kadınını sevdim ama ben cesur olamadım. Onu da kendimi de mahvettim.
Kemal de gözyaşlarını daha fazla tutamıyor ve zihninde sanki şimşekler çakıyor. Gözleri dayısında, diyecek sözüm yok der gibi bakıyor.
-Bunları sana anlatmamın sebebi evladım, risk almaktan korkma. Başkasının yerine de asla karar verme. Kimseyi de onun kendisini düşündüğünden daha çok düşünme. Ben, sevdiğim kadını çok düşündüğümü zannettiğim için bunlar oldu hep. Oysa ki o, benim kafası karışık halimle de mutluymuş. Varlığım, onun için hep yetiyormuş. Bilemedim, bunu ben bilemedim.
.............................
3 Haziran 2018 Pazar
...
Yine bir gece vakti, Nancy uyanıktı. Ne yapacağını bilmez halde pencereden dışarıyı izliyordu. Geceyi orada mı geçirmeliydi yoksa gitmeli miydi diye düşünüyordu. Gözleri bir işaret arıyordu, zihni karma karışıkken. Düşündü, düşündü ve düşündü. Aslında günlerdir yaptığı tek şeydi düşünmek. Düşünüyordu da kafasındaki sorulara cevap bulamıyordu bir türlü. Belki de bulacağı cevaptan korkuyordu.
Gerçeklerle yüzleşmek ağır olabilirdi onun için. Bir yandan korkuyordu, bir yandan da gerçekleri hiçbir zaman kendi kendine bulamayacağını biliyordu. Gerçek diye karar vereceği her şeyin, gerçek olup olmadığından hep şüphe duyacaktı. Sorularına cevap almadığı sürece ise kurguların içinde boğulmaya devam edecekti.
Gözü bir anda, eski mektupların yer aldığı kutuya ilişti. Son yaşanan kötü olaylardan hemen öncesinde ne kadar da güzel şeyler yaşandığını anımsattı mektuplarda yazanlar. Nasıl o güzel yaşamdan bir anda bu noktaya gelinmişti anlayamıyordu. Bu ise onu, bir daha derinliklere götürecekken son olanları tekrar zihninden geçirdi. Yorulduğunu hissetti, hem de çok yorulduğunu. Yorgunluk onu, artık pes etme noktasına getirmişti. Bundan sonra, soruların cevapları ona hiçbir şey ifade etmeyecekti. Aldı odadan son kalan eşyalarını da ve sessizce gitti, günlerdir içinde yaşadığının bile bilinmediği/önemsenmediği evden. Ses çıkarmamaya çalışması da boşunaydı; çünkü sesini duyabilecek kimse kalmamıştı.
16 Mayıs 2018 Çarşamba
Biliyormuş gibi yönlendirmek
Biliyormuş gibi yönlendirmeden kastım; kişinin yeterince bilgi sahibi olmadan başka bir kişiyi yönlendirmeye kalkışması. Bu durum daha çok ikili ilişkilere üçüncü kişinin müdahalesi esnasında görülen bir durum diye düşünüyorum. Burada da meseleyi ikili ilişkiler üzerinden hikayeleştirerek anlatacağım.
Ayşe'nin Ahmet'le bir ilişkisi var. Her şey yolunda gidiyor. Birbirlerini az çok tanıyorlar ve mutlular. Etraflarındakilere de bahsetmek istiyorlar, içinde bulundukları ilişkiden. Bir şeyler bu noktada kopmaya başlayabilir. Aslında kopmamasını güçlenmesini bekliyorlardır; ama her kafadan bir ses çıkıyordur. Üçüncü olan kişiler tanımadıkları halde, belki de sadece gördükleri bir fotoğraf üzerinden Ayşe'ye Ahmet sana göre biri değil, Ahmet'e de Ayşe sana göre değil diyebiliyorlar. Eee bizim akıllılar da bundan etkilenebiliyorlar. Bir boşluk açılmış oldu ilişkilerinde; çünkü başkalarının söylediklerinden etkilendiler bir nebze de olsa.
Neyse devam ediyor her şey, birbirlerine kafalarında oluşan soru işaretlerinden bahsetmiyorlar. Kendi kendilerine süreçle bir cevap bulacaklarını düşünüyorlar; ancak o etkilenme sonrası davranışları, eskisi gibi olmadığından karşı taraf yolunda gitmeyen bir şeyler olduğundan şüphe duymaya başlıyor. Bu şüphe de onu belki de yanlış bir şeyler yapmaya itebiliyor. Yanlış bir şeyler derken hemen aldatma gibi algılamayın, kastettiğim o değil. Olan biteni daha çok kurcalama, her şeyin altında bir sebep arama, güven konusunda sorun yaşama gibi şeyler diye düşünebilirsiniz. Tabii bunlar da bir süre sonra başka sorunlara yol açmaya başlıyor.
Bir tartışma geçiyor aralarında, içlerinden biri bir yanlış yapmış olduğundan diyelim. Tartışma sonucu iki taraf da kötü hissettiğinden ve olan biteni net göremediğini düşündüğünden bir başkasının tavsiyesine başvuruyor. Ahmet'in Ayşe'yi, Ayşe'nin de Ahmet'i tanıdığının %10'u kadar bile onları tanımayan insanlar yargısız infazda hiç gecikmiyorlar. Bizim Ahmet'le Ayşe de öyle bir dolduruşa geliyorlar ki belki de birbirlerinin savunma yapmalarına bile izin vermiyorlar. Hiç de onlar benim kadar onu iyi tanımıyorlar diye düşünmüyorlar.
Harcıyorlar birbirlerini, çok mutlu olabilecekken başkalarının etkisiyle yıkılıyor onca güzel şey. Geriye ise yaralı kalpler kalıyor. Aslında olgun iki insan olsa Ahmet ile Ayşe, evet başkalarına danışırlar ama onların söylediklerine göre hareket etmezler. Farkında olurlar yorum yapanın karşılarındakini onlar kadar iyi tanımadığının.
Unutmayın etrafınızdaki insanlar, kendi tecrübelerine, dünyayı algılayış biçimlerine ve de sizinle olan ilişkilerine göre yargılarlar sevdiğiniz kişiyi. Her tecrübe bir diğeri için geçerli olmaz. Her insan biriciktir. Mesela anneniz yahut arkadaşlarınız, evlenmek istediğiniz kadını sırf sizi onunla paylaşmak istemedikleri için objektif olarak yargılayamazlar. Harcamayın insanları, olgunca davranın. Unutmayın sizin, karşınızdakini tanıdığınız kadar bir başkası tanıyamaz, hatta o kişinin en yakın arkadaşı bile tanıyamaz. Çünkü her ilişkinin dinamiği, o ilişkiyi yaşayan iki kişiye bağlıdır.
El hasıl, kimseyi biliyormuş gibi yönlendirmeyin ve sizi biliyormuş gibi yönlendirmeye kalktıklarında da ince eleyip sık dokuyun ve de karşınızdakini sizin tanıdığınız kadar tanımadıklarını unutmayın
7 Nisan 2018 Cumartesi
Yakıştırmak ve yakıştırmamak
Bazı insanların ağır bir suçla itham edilmesine çok şaşırmazken bazılarının aynı suçla itham edilmesi bizi çok şaşırtır. Bunun en geçerli sebeplerinden biri, kimine yakıştırabileceğimiz suçları kimine yakıştıramamamızdır. Bazısı ve kimisi üzerinden gitmek yerine iki isimle devam etmek istiyorum.
Sam: Suçlu olduğunu duyunca şaşırmadığımız
Tom: Suçlu olduğuna şaşırdığımız.
Düşünün ki ikisi de silah kaçakçısı olmakla suçlanıyor. Araçlarında silah bulunup tutuklanmışlar.
"Sam'in tutuklandığını duyduğumuzda, aaa yapmış olabilir.
Tom'un tutuklandığını duyduğumuzda ise, yok canım bu işte farklı bir şey vardır o asla öyle bir şey yapmaz." şeklinde tepki verebiliriz.
Aslında insanlara dair önceden var olan yahut var olduğunu zannettiğimiz bilgiler dahilinde onları yargılamış oluyoruz. Farklı sözlerle ifade etmek gerekirse, suçu yakıştırıyoruz ya da yakıştırmıyoruz.
Evet, önceden elde ettiğimiz tecrübelerle yargılıyoruz. Peki hiç düşündünüz mü tecrübelerimizde yanılma payımızın oranını? Yahut, bizim olaylara objektif yaklaşma oranımızın düşük olduğu ihtimalini düşündünüz mü?
Çok mu kolay asıp kesmek insanları? Belki tam tersine Sam suçsuz, Tom ise suçlu. Belki Tom bizden hep sakladı kötü olan yüzünü ve ikili oynadı. Oysa Sam'in her şeyi ortada diye şüphe çekmiş olabilir. Neden olaylara farklı yönlerden bakmayız ki anlayamıyorum. Bu akıl bize neden verildi, eğer kullanmayacaktıysak?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)